Arap dünyasının hafızasında “Doğu’nun Yıldızı" olarak yer eden Ümmü Gülsüm'ün ölümünün üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçti.
Ancak arşiv kayıtları, dönemin basın haberleri ve son yıllarda yayımlanan araştırmalar, onun yalnızca bir sanatçı değil, aynı zamanda bölgesel siyasetin etkili bir aktörü olarak algılandığını gösteriyor.
Popüler Gazete'nin Majd Asadi imzalı analizden aktardığına göre Ümmü Gülsüm'ün sesi, İsrail tarafından bir dönem “stratejik tehdit” olarak değerlendirilmiş, hatta istihbarat belgelerinde suikast planlarıyla ilişkilendirilmişti.
Bu iddialar, kültürel gücün jeopolitik hesaplamalarda nasıl bir rol oynayabileceğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor.
Ümmü Gülsüm'ün siyasi anlam yüklenen etkisi, aslında çok daha erken bir döneme uzanıyor.
1929–1935 yılları arasında Filistin’i en az üç kez ziyaret eden sanatçı, Yafa, Hayfa ve Kudüs’te konserler verdi.
Bu ziyaretler, 1948 Nakbası öncesi Filistin’in canlı kültürel hayatına işaret ediyor.
“Doğu’nun Yıldızı" ünvanını da bu turnelerden birinde aldı. O yıllarda sesi, Levant coğrafyasında sınırları aşan bir ortak hafıza yaratıyordu.
Temmuz 1949’da Mısır gazetesi El Balagh, İsrail devlet radyosunun Ümmü Gülsüm ve diğer Arap sanatçılar hakkında “ölüm cezaları” yayımladığını bildirdi.
İddialara göre sanatçılar, 1948 savaşında Arap kamuoyunun moralini yükseltmekle ve Arap ordularına destek sağlamakla suçlanıyordu.
Bu yayınların ateşkes sonrası geri çekildiği belirtilse de, İsrail’in onun kültürel etkisini bir “güvenlik meselesi” olarak gördüğü algısı bölgesel hafızaya kazındı.
Böylece Ümmü Gülsüm'ün sanatı, eğlence alanının ötesinde siyasi bir güç olarak okunmaya başlandı.
1967’de İsrail ile yapılan savaşın sonunda, Arap dünyasında “Naksa” olarak anılan yenilginin ardından Ümmü Gülsüm sahneden çekilmek yerine aktif bir rol üstlendi.
1971’de Al-Hilal dergisine verdiği röportajda, “Silahım olan sesimle mücadele etmeyi seçtim” diyerek bağış konserleri başlattığını açıkladı.
Toplanan gelirler Mısır ordusunun yeniden yapılanmasına aktarılıyordu. Bu süreçte en dikkat çekici duraklardan biri, Kasım 1967’de Paris’teki Olympia Tiyatrosu konseriydi.
Tarihçi Namık Sinan Turan’ın aktardığına göre konser, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün ilgisiyle gerçekleşti.
Konserde yapılan “Bugün Paris’te, yarın işgal altındaki Kudüs’te” anonsu diplomatik gerilim yaratırken, Ümmü Gülsüm geri adım atmadı.
Gazeteci Tawhid Magdy’nin yayımladığı "Ümmü Gülsüm ve Mossad: İnek Gözü Operasyonunun Sırları" adlı kitapta, gizliliği kaldırılmış Batılı istihbarat belgelerine dayanarak Mossad’ın sanatçıyı izlediği öne sürülüyor.
Kitap, İsrail ajanlarının onun bağış toplama faaliyetlerini yakından takip ettiğini, Kahire'deki evini gözetlediğini, dinleme cihazları yerleştirmeye çalıştığını ve Mısır ordusuna verdiği mali desteği bırakması için onu nasıl korkutmaya çalıştığını anlatıyor.
Kitap ayrıca, Mossad dış istihbarat teşkilatının Ümmü Gülsüm'ü "infaz listesine" nasıl aldığını ve onu ortadan kaldırmak için nasıl planlar yaptığını, hatta kronik diz rahatsızlığından faydalanmak amacıyla bir Yunan ajanını hemşire kılığına sokarak evine yerleştirme girişimini de anlatıyor.
Operasyonun başarısız olduğu belirtilen belgelerde ayrıca, sanatçının bağış konserleriyle önemli miktarda askeri finansman sağladığı iddia ediliyor.
Kitapta yer alan istihbarat raporlarına göre, Ümmü Gülsüm 12 modern tank veya beş savaş uçağı satın almak için yeterli parayı toplamıştı.
2020’de İsrail’in Lod ve Hayfa belediyelerinde sokaklara Ümmü Gülsüm'ün adının verilmesi girişimi, sert tartışmalara yol açtı.
Eleştiriler, onun 1968 tarihli “Artık Bir Tüfeğim Var” şarkısıyla ilişkilendirildi. Oysa eser, Suriyeli şair Nizar Kabbani tarafından yazılmış, Mohammed Abdel Wahab tarafından bestelenmişti ve sözlerinde doğrudan şiddet çağrısı yer almıyordu.
Öte yandan Ümmü Gülsüm, kariyeri boyunca Yahudi Mısırlı besteci Dawood Hosni ile çalışmış, yakın çevresinde Yahudi sanatçılar bulundurmuştu.
Siyonizm karşıtı ve sömürgecilik karşıtı bir duruş sergilerken, kişisel ve sanatsal ilişkilerini etnik temelde sınırlamadı.
Ümmü Gülsüm'ün hikayesi, kültürel gücün jeopolitik dengelerde nasıl stratejik bir faktöre dönüşebileceğini gösteriyor. Onun sesi, bir yandan aşkı ve hüznü dile getirirken, diğer yandan kolektif bir direniş bilinci oluşturdu.
Aradan geçen elli yılı aşkın süreye rağmen, Ümmü Gülsüm yalnızca bir sanatçı değil, kayıp kozmopolit Filistin’in, Arap milliyetçiliğinin ve kültürel dayanışmanın sembolü olarak yaşamaya devam ediyor.
Belki de bu nedenle, onun hikayesi bize şu gerçeği hatırlatıyor: Orta Doğu’da bazen bir şarkı, bir kaleden daha güçlü olabilir.
Aradan geçen yarım asra rağmen Ümmü Gülsüm’ün mirası, yalnızca müzikal dehasıyla değil, devlet arşivlerine ve istihbarat belgelerine yansıyan etkisiyle de tartışılmaya devam ediyor.
Onun sesi, bir toplumun moral kaynağı olurken aynı zamanda karşı cephede bir güvenlik riski olarak algılandı.
Ümmü Gülsüm ile Mossad arasında kurulan bu tarihsel temas, bir sanatçının sesinin yalnızca sahnede değil, jeopolitik satranç tahtasında da yankı bulabildiğini ortaya koyuyor.