Suriye’de Cumhurbaşkanı Ahmed Şara'nın yayımladığı son kararname, ülkenin kuzeydoğusunda on yıllardır dışlanan Kürt nüfusu yeniden gündeme taşıdı.
Popüler Gazete'nin Anan Tello imzalı analizden aktardığına göre yüz binlerce Kürt’ün nesiller boyunca mahrum bırakıldığı vatandaşlık, dil ve kültürel haklara ilişkin bu adım, hem sahadaki dengeler hem de Şam’ın siyasi niyetleri açısından dikkatle izleniyor.
16 Ocak’ta duyurulan kararname, Suriye hükümet güçleri ile Kürt liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında gerilimin arttığı bir dönemde geldi.
Aynı dönemde Şam yönetimi, kuzeydoğuda merkezi otoriteyi yeniden tesis etmeyi ve Kürt güçlerini ulusal orduya entegre etmeyi hedefleyen bir yeniden entegrasyon sürecini hayata geçirmeye çalışıyor.
Harvard Orta Doğu Girişimi’nden İbrahim Al-Assil, Cumhurbaşkanı Şara'nın adımını, Suriye’de Kürtlerin haklarını reddeden, Arap milliyetçi dışlayıcılıktan “keskin bir kopuş” olarak nitelendirdi.
Kararnamenin uygulanmasına 29 Ocak’ta başlandı. Ancak geçmiş deneyimler, bu sürecin ne kadar kapsayıcı olacağına dair soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.
Kürtlerin vatandaşlıktan çıkarılması, dönemin Cumhurbaşkanı Nazım El-Kudsi'nin 23 Ağustos 1962'de Haseke'de "istisnai nüfus sayımı" emri veren 93 numaralı Yasama Kararnamesi'ne dayanıyor.
Bu sayım ve sonrasında uygulanan politikalar, yüzbinlerce Kürt’ü temel haklardan mahrum bıraktı.
5 Ekim 1962'de tek bir günde gerçekleştirilen nüfus sayımı, keyfi ve yasal güvencelerden yoksun olarak nitelendirildi.
Hatta aynı ailenin üyelerini üç farklı kategoriye ayırdı: Suriye vatandaşları, kayıtsız kişiler ve yabancılar.
Vatansızlık nesilden nesile aktarıldıkça bu sayı zamanla arttı. Haseke nüfus kayıtlarına göre, 1962 ile 2011 yılları arasında 517 binden fazla Kürt vatansız kaldı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün 2009 tarihli bir raporuna göre, sayım ekipleri kasaba ve köyleri ziyaret ederek yalnızca o gün evlerinde bulunanları kaydetti.
Vatandaşlığı korumak için ailelerin, 1945 öncesinde Suriye'de ikamet ettiklerine dair tapu veya karne gibi belgeler sunmaları gerekiyordu.
Zayıf kayıt sistemleri ve sınırlı zaman dilimi nedeniyle bu belgelere kırsal kesim sakinleri büyük ölçüde erişemiyordu.
Yabancı olarak sınıflandırılanlara kırmızı kimlik kartları verildi. Diğerlerinin ise varlıklarının yasal olarak tanınması reddedildi.
Vatandaşlığın kaybedilmesi, Kürtleri eğitim, istihdam, mülk edinme, evlilik ve çocuk kaydı ve seyahat özgürlüğü de dahil olmak üzere temel haklarından mahrum bıraktı.
Bu Kürtler, ancak topluluk liderleri aracılığıyla ve önceden polis onayıyla Şahadat Taarif olarak bilinen gayri resmi belgeler elde edebiliyorlardı.
Nüfus sayımı, önde gelen isimleri bile etkiledi.
1958'de Suriye'nin Mısır ile birleşmesinden önce genelkurmay başkanı olarak görev yapmış olan Suriyeli Kürt Tevfik Nizameddin, vatandaşlıktan çıkarıldı ve yabancı olarak yeniden sınıflandırıldı.
Ayrımcılık, 1963'te Baas Partisi'nin iktidara geldiği darbeyle Kudsi'nin devrilmesinden sonra da devam etti.
Baas Partisi, iktidara geldikten sonra kuzeydoğuda kapsamlı bir demografik mühendislik planı önerdi.
Bu çerçevede Kürt nüfusun Türkiye sınır hattından uzaklaştırılması, boşaltılan bölgelere ise Rakka ve Halep kırsalından getirilen Arap ailelerin yerleştirilmesi hedeflendi.
Söz konusu yaklaşım, Kürt varlığını sınır bölgelerinden geri çekmeyi ve bölgenin etnik yapısını kalıcı biçimde dönüştürmeyi amaçlıyordu.
Bu politika, 1973 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Hafız Esed döneminde hayata geçirilen ve “Arap Kuşağı” olarak bilinen uygulamayla kurumsallaştı.
Bu süreç, Kürt topluluklarının yerinden edilmesine yol açtı ve petrol ile tarım açısından zengin kuzeydoğu bölgelerinde Kürtlerin ekonomik ve siyasi etkisini zayıflattı.
2011’de Suriye iç savaşının başlaması, uzun yıllar süren bu dışlayıcı politikalarda sınırlı da olsa bazı değişiklikleri beraberinde getirdi.
Nisan 2011’de Haseke’de düzenlenen protestoların ardından Esed, 49 numaralı kararnameyi yayımlayarak kuzeydoğudaki bazı vatansız Kürtlere Suriye vatandaşlığı tanıdı. Ancak bu adım yalnızca “yabancı” statüsünde kayda geçirilenleri kapsadı.
Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği’ne (UNHCR) göre, 2013 ortalarına kadar Haseke vilayetinde yaklaşık 104 bin Kürt bu düzenleme kapsamında vatandaşlık alabildi.
Ahmed Şara’nın 16 Ocak’ta yayımladığı son kararname ise kapsamı daha da genişleterek, bugüne kadar dışarıda bırakılan yabancılarla birlikte kayıtsız Kürtleri de kapsıyor.
Bu yönüyle kararname, önceki düzenlemelerden ayrışıyor.
Söz konusu kararname, Suriye’deki Kürtler arasında temkinli bir umutla karşılandı.
Şamlı bir Kürt olan Newroz Şivan, Arab News’e yaptığı açıklamada, düzenlemenin onlarca yıl gecikmiş olsa da Kürtler açısından bir umut kapısı araladığını söyledi.
Şivan, “Geleceğin ne getireceğini bekleyip göreceğiz, ancak bu kararı görmüş olmaktan dolayı minnettarım. Büyükannelerimiz, büyükbabalarımız ve anne babalarımız böyle bir ana tanık olacaklarını hiç düşünmezdi” dedi.
Kürt dilinin bugüne kadar aile içinde aktarılarak yaşatıldığını belirten Şivan, “Resmi eğitim olmasa da dil evlerde, Kürt halkının kalplerinde ve zihinlerinde varlığını sürdürdü. Ancak dilin resmen tanınması, gerçek ve olumlu bir değişime işaret edecektir” dedi.
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın yayımladığı kararname, Kürtlerin uzun yıllardır kaybettikleri ya da fiilen kullanamadıkları bazı temel hakların iadesi açısından önemli ama sınırlı bir adım olarak değerlendirilebilir.
Kürtlerin Suriye toplumunun asli bir unsuru olarak tanınması, vatandaşlık sorunlarının giderilmesi ve Kürtçenin kamusal alanda görünürlük kazanması, özellikle Baas döneminde uygulanan yapısal dışlanmaya kıyasla ciddi bir zihniyet değişimine işaret ediyor.
Bu yönüyle kararname, Kürt meselesinin inkar ve güvenlik eksenli yaklaşımdan çıkarılarak hukuki ve siyasi bir çerçeveye taşınması bakımından sembolik değeri yüksek.
Sonuç olarak Şara’nın kararnamesi, Kürtlerin bazı gasp edilmiş haklarını kısmen geri kazandırabilecek bir başlangıç zemini sunuyor, ancak Kürt meselesini tarihsel ve siyasal boyutlarıyla çözecek nitelikte olup olmadığı henüz belirsiz.
Hakların gerçek anlamda geri kazanılması, bu düzenlemelerin anayasal güvenceye kavuşmasına, siyasi temsille desteklenmesine ve merkeziyetçi devlet anlayışının dönüşmesine bağlı. Aksi halde kararname, olumlu bir niyet beyanı olarak kalma riski taşıyor.