Hindistan ve Pakistan arasındaki gerginlik, Güney Asya’nın en kırılgan güvenlik krizlerinden birini oluşturuyor.
Özellikle Keşmir bölgesi üzerinde süregelen anlaşmazlık, iki ülkenin nükleer güç sahibi olması nedeniyle dünya için sürekli bir tehdit unsuru oluyor.
Nisan 2025 sonunda Hindistan kontrolündeki Keşmir tarafına yapılan saldırı, sınır ötesi füze atışlarıyla tırmandı ve dört gün boyunca iki tarafın askeri üsleri hedef alındı. Bu, son on yıllarda yaşanan en ciddi çatışma olarak değerlendirildi.
Pakistan’ın yaklaşık 170, Hindistan’ın ise 180 nükleer silaha sahip olduğu tahmin ediliyor.
Bu durum, iki ülke arasındaki her askeri gerilimin nükleer bir savaşa evrilme riskini beraberinde getiriyor.
Böyle bir ihtimal sadece Güney Asya’yı değil, dünya çapında ekonomik istikrarı ve çevresel dengeleri tehdit eder.
Uzmanlar, bu gerginliğin “tırmanma eşiğinde” olduğunu vurguluyor.
Ayrıca, bölgedeki nüfus yoğunluğu ve altyapının zayıflığı düşünüldüğünde, olası bir nükleer çatışmanın yaratacağı insani felaket tarihte görülmemiş boyutlara ulaşabilir.
Çin’in Tayvan üzerindeki iddiaları da, Doğu Asya’nın en kritik güvenlik sorunlarından biri.
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Tayvan’ı ülkenin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor ve gerekirse güç kullanarak “yeniden birleşme” sözü veriyor.
Tayvan ise bu iddiaları reddederek kendi demokratik kimliğini korumaya çalışıyor.
ABD’nin Tayvan’a yönelik desteği, resmi bir savunma anlaşmasına dayanmasa da uzun yıllardır devam ediyor.
Ancak Washington’un bu desteği sürdürüp sürdürmeyeceği tartışmalı. Özellikle ABD’nin askeri stoklarının uzun süreli bir çatışmaya dayanamayacağına dair kaygı, Pekin’in stratejik hesaplarını cesaretlendirebilir.
Çin’in 2027’ye kadar ordusunu işgale hazır hale getirmeyi hedeflediği yönündeki iddialar, bölgedeki tansiyonu daha da artırıyor.
Tayvan’ın düşmesi sadece ada için değil, Pasifik’teki ittifak sistemleri için de bir kırılma anı olacaktır.
Güney Kore, Japonya ve Filipinler gibi ABD’nin geleneksel müttefikleri, güvenlik garantilerinin ne kadar sağlam olduğunu sorgulamaya başlayabilir.
Dahası, bu süreç nükleer silahların yayılmasını hızlandırarak bölgedeki istikrarsızlığı derinleştirebilir.
Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik işgali, uluslararası düzenin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu. Ancak uzmanlara göre Moskova’nın hedefleri bununla sınırlı değil.
Estonya, Letonya ve Litvanya gibi küçük, fakat NATO üyesi Baltık ülkeleri, Rusya için hem tarihsel hem de stratejik birer hedef konumunda.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, Baltıklar üzerinde baskı kurarak hem Rusya’nın eski “büyüklüğünü” yeniden tesis etmeyi hem de Batı’nın liberal düzenini sarsmayı hedeflediği düşünülüyor.
Olası bir saldırı, NATO’nun kolektif savunma ilkesi olan 5. maddenin gerçek bir sınavı olacaktır.
Eğer Batı ittifakı Baltık ülkelerini korumakta başarısız olursa, bu sadece Avrupa’daki güvenliği değil, küresel ittifak sistemini de çökertebilir.
Hindistan ile Çin arasında Pakistan ile yaşanan sınır anlaşmazlığına benzer şekilde, uzun süredir devam eden sınır gerginliği, İngiltere'nin sömürge dönemine kadar uzanıyor.
O dönemde İngiltere ve Tibet, 1914'te Çin'in hiçbir zaman kabul etmediği Hindistan sınırında anlaşmışlardı.
1962 yılında Çin güçleri, Hindistan ile anlaşmazlık içinde olan Tibet Platosu'nu işgal etmeye çalıştı ve bu durum binlerce kişinin ölümüne yol açan bir ay süren çatışmaya yol açtı.
Sonunda Çin, sınırı yeniden çizerek adını Fiili Kontrol Hattı olarak değiştirdi.
1967'deki çatışmalar her iki tarafta da yüzlerce askerin ölümüne yol açtı ve 1980'lerde Çin, bir Hint askeri tatbikatını olası bir saldırı zannettiğinde, bir başka çatışma kıl payı önlendi.
Günümüzde gerginlik o kadar derin ve değişken ki, Çin ve Hint birliklerinin sınır boyunca silah taşıması yasak.
2020'de, 1962 muharebesinin yapıldığı yerden çok da uzak olmayan, Himalayalar'ın yükseklerindeki Galwan Vadisi'nde konuşlanmış iki ordu arasında çatışmalar çıktı.
En az 20 Hint askeri hayatını kaybetti ve Çinli askerler arasındaki ölü sayısı 40'a ulaştı.
İki ülkenin orduları dünyanın en büyüklerinden ve en gelişmişlerinden biri. Ancak bu büyüklük, caydırıcılıktan çok risk yaratıyor çünkü taraflar arasında krizi yatıştıracak kalıcı bir mekanizma veya güvenilir bir diyalog kanalı bulunmuyor.
Dolayısıyla, yanlış bir algılama veya küçük bir sınır çatışması hızla büyük bir savaşa dönüşebilir.
Bu ihtimal, sadece Güney Asya için değil, küresel ekonomi ve tedarik zincirleri için de ağır sonuçlar doğurabilir.
Kore Yarımadası, II. Dünya Savaşı sonrası bölünmüş, ancak savaşın resmi olarak sona ermediği ender bölgelerden.
Kuzey ve Güney Kore’yi ayıran 240 kilometrelik Silahsızlandırılmış Bölge (DMZ), dünyanın en ağır silahlandırılmış hatlarından biri.
Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae-myung, geçtiğimiz günlerde Trump ile yaptığı görüşmede, Kuzey Kore'nin yılda 10 ila 20 nükleer savaş başlığı üretme kapasitesini geliştirmek için çalıştığını belirterek, Kore Yarımadası'ndaki gerginliğin azaltılması çağrısında bulundu.
Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesini hızla artırması, bölgedeki gerilimi yeniden tırmandırıyor.
Pyongyang’ın şu anda yaklaşık 50 nükleer başlığa sahip olduğu, ayrıca 40 kadar daha üretecek malzemeye erişimi bulunduğu belirtiliyor.
Güney Kore yönetimi ise, uluslararası toplumun dikkatini bu tehdide çekmeye çalışırken, ABD’nin bölgedeki kararlılığı tartışma konusu olmaya devam ediyor.
Kuzey Kore’nin her yıl 10 ila 20 nükleer başlık üretme potansiyeline sahip olduğu iddiası, yarımadayı dünyanın en kritik nükleer tehdit bölgelerinden biri haline getiriyor.
Bu durum, sadece iki Kore arasında değil, Japonya, Çin ve ABD gibi aktörleri de doğrudan içine çekecek bir çatışmanın zeminini oluşturuyor.
Günümüzde art arda yaşanan krizler, dünyanın yeni bir küresel kırılma eşiğinde olduğunu ortaya koyuyor.
Hindistan-Pakistan hattında nükleer risk, Çin’in Tayvan üzerindeki baskısı, Rusya’nın Baltıklar’a yönelik ihtirasları, Hindistan-Çin sınır gerginlikleri ve Kore Yarımadası’ndaki nükleer tehdit, önümüzdeki yıllarda büyük bir savaş ihtimalini giderek güçlendiriyor.
Eğer uluslararası toplum bu krizleri önleyici mekanizmalar geliştiremezse, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en yıkıcı küresel çatışmalara tanık olabiliriz.