İsrail'in Gazze'de başlattığı savaşın üçüncü yılına yaklaşılırken, çatışmaların işgal altındaki Batı Şeria, Lübnan'ın güneyi ve İran'a da yayılması Ortadoğu'daki dengeleri yeniden şekillendiriyor.
Popüler Gazete'nin David Hearst imzalı analizden aktardığına göre Bölgede uzun süredir devam eden savaşlar ve ABD'nin güvenlik politikalarına yönelik artan sorgulamalar, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasını da bölgesel güç dengeleri açısından önemli bir gelişme haline getirdi.
Gazze'deki savaşın başlamasından bu yana Türkiye ve Arap dünyasında İsrail'in saldırılarına yönelik tepkiler artarken, bölge ülkelerinin askeri müdahalede bulunmaktan kaçınması uzun süre tartışma konusu oldu.
Türkiye, İsrail'e yönelik ticaret ambargosuna rağmen Azerbaycan petrolünün Türk limanlarından geçerek İsrail'e ulaşmasına izin verdiği yönündeki iddialarla karşı karşıya kaldı.
Suudi Arabistan ise Filistin devletinin kurulmasına yönelik güvenilir ve geri döndürülemez bir yol oluşturulmadığı sürece İsrail'le normalleşmeyi reddeden tutumunu sürdürdü.
Pakistan da hem ekonomik sorunlar hem de Hindistan karşısında stratejik denge arayışı nedeniyle yeni güvenlik ortaklıklarına ihtiyaç duyuyor.
Bu gelişmelerin ardından Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden şekillenmesi açısından dikkat çekti.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın oluşturduğu üçlü, ekonomik ve askeri kapasitesi bakımından dikkat çekici bir güç ortaya çıkarıyor.
Üç ülkenin nominal gayrisafi yurt içi hasılaları Pakistan'da 452 milyar dolar, Türkiye'de 1,6 trilyon dolar ve Suudi Arabistan'da 1,3 trilyon dolar seviyesinde.
Üç ülke birlikte 5 bin 600'den fazla ana muharebe tankına, 1.100'ün üzerinde savaş uçağına, insansız hava araçlarına, balistik füzelere ve bir milyondan fazla askeri personele sahip.
Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı da ittifakın askeri kapasitesini daha farklı bir boyuta taşıyor.
Ancak anlaşmanın taraflarının motivasyonları birbirinden farklı.
İki ayrı isyanla mücadele eden Pakistan ekonomik kaynaklara ihtiyaç duyarken, ülke aynı zamanda Hindistan karşısında yeni bir stratejik denge oluşturmayı amaçlıyor.
Türkiye açısından ise İsrail'in tehditlerine karşı daha güçlü bir caydırıcılık oluşturulması ve Suriye hükümetine İsrail güçlerinin Suriye'nin güneyinden çekilmesi konusunda destek verilmesi öne çıkan başlıklar arasında bulunuyor.
Türkiye'nin hızla büyüyen savunma sanayisinin yeni pazarlara ihtiyaç duyması da Ankara'nın anlaşmadaki motivasyonlarından biri olarak değerlendiriliyor.
Suudi Arabistan da, İran ve Yemen'deki Husilerin oluşturduğu tehdide karşı daha güçlü bir bölgesel denge arayışında.
Kızıldeniz'deki gelişmeler ve Suudi petrol sahalarına yönelik saldırılar, Riyad'ın güvenlik endişelerini artıran unsurlar arasında gösteriliyor.
Üçlü savunma anlaşmasının ortaya çıkmasındaki en önemli ortak unsurlardan biri ise ABD'nin bölgedeki güvenlik ortağı olarak güvenilirliğine yönelik artan soru işaretleri oldu.
ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, İsrail'i Gazze ve İran başta olmak üzere farklı cephelerde kontrol etmekte zorlandı.
Washington'ın bölgedeki müttefiklerine verdiği güvenlik garantileri de sorgulanmaya başlandı.
Trump'ın Suudi Arabistan'la nükleer iş birliği anlaşmasının ardından Riyad'ın İsrail'le normalleşmesini şart koşması da Washington ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler açısından dikkat çekici bir gelişme oldu.
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik savaşı, beklenenin aksine Tahran yönetimini kısa sürede zayıflatmadı.
Bilakis, İran Devrim Muhafızları askeri baskı altında daha da güçlendi.
İran yönetimi Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için ABD'nin deniz ablukasını ve yaptırımlarını kaldırması, Amerikan askerlerini bölgeden çekmesi, savaş tazminatlarını ödemesi ve dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakması gibi şartlar öne sürdü.
İran Devrim Muhafızları da Hürmüz Boğazı'nı artık yalnızca bir su yolu değil, bir "savaş alanı" olarak gördüğünü açıkladı.
Bu ortamda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması, İran'la yürütülecek bölgesel müzakerelerde tarafların elini güçlendirebilecek ve zaman içerisinde İsrail'in bölgedeki hareket alanını daraltabilecek.
Tüm bu gelişmeler, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki savunma anlaşmasının yalnızca üç ülke arasındaki askeri iş birliğinden ibaret olmayabileceği değerlendirmelerini beraberinde getiriyor.
Anlaşmanın hayata geçirilmesi halinde, bölgedeki ülkelerin ABD'ye bağımlı güvenlik politikalarından daha bağımsız bir savunma mimarisine yönelmesinin önü açılabilecek.
Mısır'ın da bu yapıya dahil olmasının bölgesel dengeler açısından önemli olacağı ifade ediliyor.
Bununla birlikte anlaşmanın gerçek bir askeri ve siyasi ittifaka dönüşüp dönüşmeyeceği, tarafların kriz anlarında ortak hareket etme iradesine bağlı olacak.
Ortadoğu'nun geleceği açısından temel soru ise bölgenin İsrail merkezli askeri ve siyasi dengelerin etkisi altında kalmaya devam edip etmeyeceği.
Ya da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi bölgesel güçlerin kendi güvenlik mekanizmalarını oluşturarak yeni bir düzen kurup kuramayacağı.
Anlaşmanın siyasi irade ve askeri kapasiteyle desteklenmesi halinde, Ortadoğu'daki güç dengelerinde uzun vadeli bir değişimin başlangıcı olması mümkün görünüyor.
Aksi durumda ise bölge ülkelerinin, İsrail ile yaşanabilecek yeni çatışmaların ve bölgesel savaşların bir sonraki tarafı olma riskiyle karşı karşıya kalabileceği değerlendiriliyor.