DOLAR 43.87 ₺
EURO 51.83 ₺
STERLIN 59.52 ₺
G.ALTIN 7,280.46 ₺
Ç.ALTIN 12,121.89 ₺
BTC 65,962.78 $
ETH 1,924.96 $
BİST 0.00
    SON DAKİKA

    İsrail'in Gazze'deki savaşı, Arap dünyasında siyasi bilinci nasıl etkiledi?

    SiyasetDünyaÇeviri Haberler
    Yayınlama: 25 Şubat 2026 Çarşamba 19:53 Güncelleme: 25 Şubat 2026 Çarşamba 19:54 Kaynak: Haber Merkezi

    Arap liderler açısından Filistin devletini desteklemek artık yalnızca ahlaki değil, stratejik bir zorunluluk olarak görülüyor.

    İsrail'in Gazze'deki savaşı, Arap dünyasında siyasi bilinci nasıl etkiledi?

    Gazze savaşı, bölgesel istikrar konusundaki yanılsamaları yerle bir ederken, İsrail ve ABD’nin Orta Doğu’daki hegemonyasının da sanılandan daha sınırlı olduğunu açığa çıkardı.

    Ancak bu savaşın asıl dönüştürücü etkisi, Soğuk Savaş sonrası dönemde ve Arap Baharı’nın yarattığı hayal kırıklıklarının ardından biriken siyasal ve toplumsal baskıların görünür hale gelmesi oldu.

    Bu birikim, Arap dünyasında yeni bir siyasal bilinçlenme ve stratejik uyanışın zeminini oluşturdu.

    Popüler Gazete'nin, Majalla'dan Ramzy Ezzeldin Ramzy imzalı analizden aktardığına göre iki yıl önce Gazze konusunda verilen bölgesel tepkilerle başlayan süreç, kısa sürede çok daha derin bir dönüşüme evrildi.

    Bu dönüşümün etkileri, yalnızca bugünü değil, bölgenin uzun vadeli jeopolitiğini de şekillendirecek potansiyele sahip.

    Başlı başına bir trajedi olan Gazze, bu yönüyle, Orta Doğu’da sismik nitelikte değişimlerin tetikleyicisine dönüştü.

    Eski düzen çöktü

    1990’ların başından itibaren Orta Doğu, büyük ölçüde ABD öncülüğünde şekillenen bir sistem içinde yönetildi.

    Washington’ın bölgesel ittifaklara dayanan güvenlik mimarisi, gerçek ve kalıcı çözümler üretmekten ziyade krizleri çevrelemeyi hedefleyen geçici bir istikrar sağladı.

    1991 Körfez Savaşı’nda ABD liderliğindeki koalisyonun Irak güçlerini Kuveyt’ten çıkarması, ABD üstünlüğünü teyit etti.

    2003’teki Irak işgali, her ne kadar “kitle imha silahlarından arındırma” ve “demokrasi inşası” söylemiyle sunulsa da, mezhep çatışmalarını, isyanları ve IŞİD gibi radikal yapıların ortaya çıkmasını tetikledi.

    Arap dünyasında ise bu işgal, dış müdahalenin yarattığı yıkımı ve bir süper gücün kibriyle bölgesel dengeleri nasıl altüst edebileceğini simgeledi.

    2008 küresel finans krizi, Batı merkezli neoliberal modelin kırılganlığını açığa çıkarırken, petrol gelirlerine ve döviz transferlerine bağımlı Arap ekonomilerindeki yapısal sorunları görünür kıldı.

    Özellikle genç işsizliği, 2011’de Tunus’tan Mısır’a, Yemen’den Libya ve Suriye’ye uzanan halk ayaklanmalarının temel itici gücü oldu.

    Suriye ise Rusya’dan İran’a, Türkiye’den ABD’ye uzanan aktörlerin dahil olduğu bir savaş alanına dönüştü.

    Yemen, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon ile İran destekli Husiler arasında yıkıcı bir çatışmaya sahne oldu.

    Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi, ülkeyi milislerin hakim olduğu parçalı bir yapıya sürükledi.

    2020’lere gelindiğinde, Arap dünyasında vesayet döneminin sona erdiğine dair güçlü işaretler ortaya çıktı.

    Ukrayna savaşı bağlamında birçok Arap ülkesinin Washington çizgisini izlememesi, bu yeni özgüvenin erken göstergelerinden biri oldu.

    Gazze meselesi

    Tam bu dönemde, Gazze’de yaşanan yıkım, bölgesel bilincin merkezine yeniden Filistin meselesini yerleştirdi.

    Son iki yılda on binlerce insanın hayatını kaybettiği, neredeyse tüm altyapının yok edildiği Gazze, Arap dünyasında 1948 Nakba’sı ve 1967 işgalini hatırlatan kolektif bir travmayı yeniden canlandırdı.

    İsrail’in güvenlik söylemine karşılık, Arap kamuoyunda bu savaş bir boyunduruk altına alma ve yerinden etme girişimi olarak algılandı.

    Mısır, Gazzelilerin Sina’ya sürülmesini kesin bir dille reddederek egemenlik ve tarihsel hafıza vurgusu yaptı.

    Suudi Arabistan, İsrail ile normalleşme sürecini Filistin devleti şartına bağladı. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Ürdün, İsrail’e yönelik eleştirilerini sertleştirdi.

    Irak’ta bazı milis gruplar İsrail hedeflerine yönelik SİHA saldırıları düzenledi. Lübnan’da Hizbullah, İsrail’e ateş açarak kuzey cephesini fiilen devreye soktu.

    Yemen’de ise Husi milisleri füze saldırıları gerçekleştirdi ve İsrail limanlarına giden ya da bu limanlardan çıkan ticari gemileri hedef aldı.

    Bölge genelinde Filistin meselesi yeniden Arap kamuoyunun merkezine yerleşti.

    İsrail ile bağlantılı olduğu belirtilen markalara yönelik boykot çağrıları yapıldı, kültür, sanat ve akademi başta olmak üzere birçok alanda direnişi ifade eden söylemler öne çıktı.

    İsrail, 2020’de imzalanan İbrahim Anlaşmaları’ndan bu yana bölgedeki imajını dönüştürme çabası içindeydi.

    Bu kapsamda kendisini işgalci bir güçten ziyade, teknolojik olarak gelişmiş, ekonomik açıdan dinamik ve pragmatik Arap yönetimleriyle iş birliği yapan “normal” bir Orta Doğu devleti olarak sunmaya çalıştı.

    BAE Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan ile yapılan normalleşme anlaşmaları; Filistin meselesini arka plana iterek ticaret, turizm ve teknoloji alanlarında iş birliği vaatlerine dayanıyordu.

    Bu yaklaşım, Filistin sorununun bölgesel öncelik olmaktan çıkarılabileceği ve Arap devletlerinin dayanışma yerine modernleşmeyi önceleyeceği varsayımına yaslanıyordu.

    Gazze’de yaşananlar, bu iki temel varsayımı da geçersiz kıldı.

    Eşi benzeri görülmemiş sivil kayıplar ve birçok uluslararası çevre tarafından soykırım olarak nitelendirilen kapsamlı yıkım, normalleşme sürecini siyasi açıdan savunulamaz hale getirdi.

    Gazze savaşı, Arap diplomasisinin somut ve yenilikçi araçlarla yeniden sahneye çıktığını gösterdi.

    Türkiye'nin yanı sıra Arap ülkeleri Mısır, Suudi Arabistan ve Katar, İsrail, Hamas ve ABD arasında yürütülen arabuluculuk girişimlerinde öncü rol üstlendi.

    Kahire’nin Gazze’ye coğrafi yakınlığı, Refah Sınır Kapısı üzerinden kurulan güvenlik kanalları ve istihbarat temasları, rehine müzakerelerinin yürütülmesini kolaylaştırdı.

    Doha’nın Hamas’ın siyasi liderliğine ev sahipliği yapması ve sağladığı mali destek, dolaylı ve gizli görüşmeler için alan açtı.

    Riyad ise küresel diplomatik ağı ve etkisiyle gerilimin düşürülmesi yönünde önemli bir baskı unsuru olarak öne çıktı.

    Suudi Arabistan-Fransa girişimi, Filistin Devleti’nin Birleşmiş Milletler nezdinde tanınmasını sağladı.

    Kahire Çerçeve Anlaşması ise aşamalı ateşkes, esir takası, insani aralar ve Gazze’nin yeniden inşasına yönelik ilk kurumsal mekanizmaları ortaya koydu.

    Her iki girişim de, Eylül ayında açıklanan ve ateşkesle sonuçlanmış gibi görünen 20 maddelik Trump Planı’nın önünü açan katalizörler olarak değerlendirildi.

    Böylece on yıllar sonra ilk kez Arap devletleri, büyük bir bölgesel krizi doğrudan şekillendiren aktörler haline geldi.

    Bu süreçte izlenen hat, ideolojik yakınlıklardan ziyade pragmatik iş birliğine dayandı.

    Arap Birliği bünyesinde ortak tutumlar benimsendi, BM Genel Kurulu’nda koordineli oy kullanıldı ve Türkiye ile İran’la paralel diplomatik kanallar işletildi.

    Bu tablo, bölgesel istikrarın artık dış hamilerin iradesine mutlak biçimde bağlı olmak zorunda olmadığı yönündeki psikolojik eşiğin aşıldığını gösterdi.

    Katar’ın arabuluculuk kapasitesi özellikle son yıllarda vazgeçilmez hale geldi.

    Ankara’nın SİHA ve diğer savunma ihracatı, Suriye, Libya gibi birçok krizlerin yanı sıra Ukrayna savaşında, özellikle tahıl koridoru anlaşmaları çerçevesinde üstlendiği arabulucu rol, ülkenin uluslararası etkisini genişleten unsurlar arasında yer aldı.

    Arap dünyasının kendi iradesini yeniden keşfetmesi ve bunu fiili politikalara dönüştürmesi, İsrail’i de Orta Doğu’nun geleceğine dair hegemonik varsayımlarını gözden geçirmeye zorlayabilir.

    İsrail için ise seçenek netleşiyor: Ya bu yeni düzene uyum sağlamak ya da egemenlik yanılsamasının bedelini tek başına taşımak.

    Arap liderler açısından Filistin devletini desteklemek artık yalnızca ahlaki değil, stratejik bir zorunluluk olarak görülüyor.

    İsrail açısından ise tablo giderek zorlaşıyor. Avrupalı müttefikler Tel Aviv’e mesafeli duruken, Washington dahi bazı İsrail operasyonlarına açık tepki gösteriyor.

    Önümüzdeki aylar, Arap dünyasının bu tarihsel sınavdan geçip geçemeyeceğini gösterecek.

    Nihai hedef ise, Arap ülkelerinin yanı sıra Türkiye ve İran’ın da dahil olduğu, İsrail’in de hegemonya arayışından vazgeçip Filistin devletiyle yan yana yaşamayı kabul etmesi halinde mümkün olabilecek, kapsayıcı bir bölgesel güvenlik mimarisinin inşa edilmesi olarak öne çıkıyor.

    İlk Yorumu Sen Yaz
    code