DOLAR 43.50 ₺
EURO 51.62 ₺
STERLIN 59.60 ₺
G.ALTIN 6,788.96 ₺
Ç.ALTIN 12,225.87 ₺
BTC 78,810.48 $
ETH 2,452.45 $
BİST 0.00

    Esed'in devrilmesinin ardından SDG'nin ayrılıkçı hayali nasıl sona erdi?

    SiyasetDünyaÇeviri Haberler
    Yayınlama: 27 Ocak 2026 Salı 19:37 Güncelleme: 27 Ocak 2026 Salı 19:49 Kaynak: Haber Merkezi

    Grubun hızlı çöküşü, yabancı desteğe duyulan aşırı güven ve Suriye devletinin kararlılığının hafife alınmasından kaynaklandı.

    Esed'in devrilmesinin ardından SDG'nin ayrılıkçı hayali nasıl sona erdi?

    Suriye hükümetinin kararlı askeri hamlesi, ülkenin kuzeydoğusunda YPG/SDG'nin yıllardır sürdürdüğü ayrılıkçı projeye fiilen son verdi.

    Popüler Gazete'nin Ali Bakir imzalı analizden aktardığına göre Suriye sahasında bu ay yaşanan gelişmeler, yalnızca askeri bir kazanımı değil, aynı zamanda bölgesel ve uluslararası dengeleri etkileyecek stratejik bir kırılma anını da işaret ediyor.

    Ülkenin büyük bölümünde kontrolü sağlayan Şam yönetimi, dikkatini petrol ve tarım kaynakları açısından hayati öneme sahip olan kuzeydoğuya çevirdi.

    Suriye’nin birleşik, istikrarlı ve ekonomik olarak ayakta duran bir devlet haline gelebilmesi için bu bölgenin yeniden merkezi otoriteye bağlanması kaçınılmaz görülüyordu.

    Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın ilk aşamadaki yaklaşımı askeri çatışmadan ziyade siyasi entegrasyon üzerine kuruldu.

    Hükümet, SDG’ye Suriye devleti ve ordusu bünyesine katılım imkanı sunan çok sayıda görüşme gerçekleştirdi.

    Amaç, ülkenin yeniden inşasını başlatacak asgari ulusal uzlaşıyı sağlamaktı. Ancak SDG yönetimi bu girişimleri kalıcı barışa açılan bir kapı olarak değil, Şam’ın zayıflığı olarak yorumladı.

    Bu yanlış değerlendirme, dış faktörlerle daha da pekişti. İsrail’den gelen açık destek mesajları ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nden (IKBY) sağlanan siyasi koruma, SDG liderliğinde bir dokunulmazlık algısı yarattı.

    Bu destekle entegrasyon anlaşmalarından kaçınabileceklerini ve kontrol ettikleri bölgelerde fiili yönetimlerini kalıcı hale getirebileceklerini düşündüler.

    Oysa bu toprakların önemli bir kısmı, 2011’de Beşşar Esed yönetimi tarafından Türkiye’ye karşı tampon bölge oluşturmak amacıyla YPG/SDG’ye bırakılmış, geri kalan alanlar ise ABD’nin yoğun askeri desteğiyle ele geçirilmişti.

    Kaçınılmaz çatışma bu ay patlak verdi. Müttefik Arap aşiretlerinin desteğini alan Suriye ordusu kısa sürede ilerleme kaydetti.

    SDG’nin hızlı çöküşü, yapının tarihsel kırılganlığını bilenler açısından sürpriz olmadı.

    Kürt bayrağı altında faaliyet göstermesine rağmen SDG, Kürt toplumunun büyük çoğunluğu nezdinde hiçbir zaman güçlü bir toplumsal meşruiyete sahip olmadı ve varlığını bütünüyle yabancı siyasi ve askeri desteğe dayandırdı.

    SDG, Suriye savaşı boyunca sadakatini Esed rejiminden İran’a, ardından Rusya’ya, daha sonra ABD ve Avrupa Birliği’ne ve nihayet İsrail’e yöneltti.

    2011'den bu yana hiçbir zaman ABD ve diğerlerinden gelen büyük miktarda fon, silah ve hava desteği olmadan rakiplerine karşı varlığını sürdüremezdi. 

    Yanlış umuda tutunmak

    SDG’nin yenilgisi, uzun süredir yönetiminden rahatsızlık duyan Tabka ve Rakka gibi şehirlerde kutlamalarla karşılandı.

    Batı medyası ve bazı yabancı karar alıcılar, SDG’yi yıllarca “özgürlük savaşçısı” ve “demokrasi savunucusu” olarak yansıtmıştı.

    Ancak son günlerde sivillere yönelik saldırılar, intihar bombacıların kullanılması, sivil altyapının hedef alınması, köprülerin havaya uçurulması ve IŞİD mensuplarının hapishanelerden serbest bırakılması gibi eylemler, grubun gerçek yüzünü açığa çıkardı.

    Gazetecilerin SDG hapishanelerine erişim sağlamasının ardından bu cezaevleri, Esed döneminin meşhur hapishaneleriyle kıyaslanmaya başlandı.

    Son haftalar, yapılan ve bozulan anlaşmalar döngüsüyle geçti.

    ABD, Fransa ve Türkiye’nin desteğini alan Şam yönetimi entegrasyon için baskı yaparken, SDG liderliği taahhütlerinden geri adım attı.

    Bunun iki temel nedeni vardı: SDG komuta kademesindeki radikal PKK unsurları, yeni Suriye devletiyle uzlaşmayı ayrılıkçı hedeflere ihanet olarak görüyordu.

    Ayrıca İsrail ve ABD’nin son anda müdahale ederek kendilerini kurtaracağı yönünde yanlış bir beklenti besleniyordu.

    Bu beklentinin temelsiz olduğu, 17 Ocak’ta Erbil’de ABD elçisi Tom Barrack ile YPG komutanı Mazlum Abdi arasında yapılan görüşmeyle netleşti.

    Barrack’ın, Abdi’yi entegrasyon sürecini bilinçli biçimde geciktirmek ve İsrail’i çatışmaya çekmeye çalışmakla eleştirdiği bildirildi.

    Mesaj açıktı: Washington, SDG’nin ayrılıkçı hedefleri uğruna kendi stratejik çıkarlarını riske atmayacaktı.

    Suriye hükümeti bu süreçte Kürt halkı ile SDG milislerini bilinçli biçimde ayırmaya çalıştı.

    Cumhurbaşkanı Şara, Kürt vatandaşların haklarını tanıyan ve Kürtçeyi ulusal dil ilan eden bir kararname yayımlayarak, çatışmanın etnik değil, silahlı bir ayrılıkçı yapı ile yaşandığını vurguladı.

    Batı medyasının sıklıkla bu ayrımı görmezden geldiği, hatta etnik gerilimi körükleyen bir dil kullandığına dikkat çekiliyor.

    Uluslararası toplumun büyük bölümü Suriye’nin toprak bütünlüğünü desteklerken, Türkiye ateşkesi memnuniyetle karşıladı.

    SDG’ye mesafeli duran Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) bile anlaşmaya destek verdi.

    ABD elçisi Barrack, X hesabından yaptığı paylaşımda SDG’nin “asli misyonunun sona erdiğini” ve Washington’un Suriye’nin ulusal birliğini desteklediğini açıkladı.

    Sonuç olarak, bu ay yaşanan gelişmeler SDG'’nin ayrılıkçı hayalinin sonunu simgeliyor.

    Geniş uluslararası mutabakatın desteğini alan Suriye hükümetinin askeri başarısı belirleyici oldu.

    SDG’nin en büyük hatası, yabancı desteği abartması ve Şam’ın kararlılığını hafife almasıydı. Bu yanlış hesaplama, örgütün hızlı çöküşünü beraberinde getirdi.

    Şimdi gözler entegrasyon ve yeniden yapılanma sürecine çevrilmiş durumda.

    Suriye yönetimi, hayati ekonomik kaynaklar üzerindeki kontrolünü yeniden sağladı ve sınır güvenliğini büyük ölçüde tesis etti.

    Bu gelişmeler, güneydeki küçük ve izole ayrılıkçı gruplar ile batıdaki Esed yanlısı unsurların da hesaplarını etkileyecek nitelikte.

    Ancak Haseke anlaşmasının yürürlükte kalması halinde bile, Suriye için asıl tehdidin içeriden ziyade dış kaynaklı olacağı vurgulanıyor.

    Özellikle İsrail’in tutumu belirsizliğini koruyor. Tel Aviv’in, yenilgiye uğrayan SDG uğruna ABD ile ilişkilerini veya Türkiye ile doğrudan bir askeri çatışmayı riske atması olası görülmüyor.

    Buna rağmen İsrail güçlerinin Suriye’nin bazı bölgelerindeki varlığı sürdükçe, bu durum yeni Suriye’nin önündeki en ciddi güvenlik sınaması olmaya devam edecek.

    Özetle, kuzeydoğuda yaşanan bu askeri ve siyasi kırılma, SDG’nin ayrılıkçı projesinin sona erdiğini teyit ederken, Suriye için yeni dönemin asıl sınavının ulusal entegrasyonu kalıcı kılmak ve dış müdahalelere karşı egemenliğini korumak olacağını ortaya koyuyor.

     

     

    İlk Yorumu Sen Yaz
    code