Bu dayanışma gösterisinin en dikkat çekici yönü, kimlerin katıldığı.
Gazze’ye en sürekli ve görünür destek, dini kurumlar ya da ana akım siyasi partilerden ziyade, çoğu sol eğilimli entelektüellerden, sanatçılardan, öğrencilerden ve taban aktivistlerinden geldi.
Bosna Hersek İslam Topluluğu kitlesel seferberliklere öncülük etmezken, Boşnak Müslüman partiler de benzer bir rol üstlenmedi.
Sokakları dolduranlar büyük ölçüde laik, genç ve dini kimlikten ziyade kuşatma, yerinden edilme ve kitlesel şiddetin ortak hafızasından beslenen etik bir refleksle hareket eden yurttaşlardı.
Aynı şekilde, dini dayanışmayı merkezine alan yapıların -örneğin Selefi toplulukların- kamuoyu mobilizasyonunda belirgin bir rol üstlenmemesi de dikkat çekti.
Bosna örneğinde Gazze ile dayanışma, örgütlü dindarlıktan ziyade hafıza, empati ve adalet duygusuna dayanan sivil bir tepki olarak şekillendi.
Buna karşın siyasi karar alma mekanizması bambaşka dinamiklerle işliyor. Dayton Anlaşması’yla kurulan etnik temelli ve son derece karmaşık yönetim sistemi, Bosna Hersek siyasetindeki kronik işlevsizliğin temel kaynağı olarak öne çıkıyor.
Boşnak, Sırp ve Hırvat üyelerden oluşan üçlü başkanlık sistemi, uzlaşmayı değil sıfır toplamlı etnik rekabeti teşvik ediyor.
Parlamentodaki etnik kotalar ve kararların oy birliğiyle alınması zorunluluğu, en basit düzenlemelerin dahi tıkanmasına yol açıyor.
Peki, Bosna Hersek vatandaşlarının ezici çoğunluğu Filistinlilerle dayanışma içindeyken, üçlü başkanlığın İsrail'i desteklemeyi amaçlayan bir misyona katılma konusunda anlaşmasına ne sebep oldu?
Bu nedenle Gazze misyonu konusunda nasıl uzlaşmaya varıldığı sorusu daha da anlam kazanıyor.
Bosna Hersek, 2000’li yılların ortalarından bu yana Afganistan, Irak, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Mali, Güney Sudan ve Kıbrıs gibi birçok bölgede NATO, BM ve AB öncülüğündeki misyonlara katkı sundu.
Bu katkılar, Saraybosna’daki uluslararası aktörler tarafından Bosna’nın “güvenlik tüketicisinden güvenlik sağlayıcısına” dönüşümünün sembolik göstergesi olarak sunuldu.
Gazze bağlamında ise etnik elitlerin bu katılımı Washington nezdinde siyasi sermaye üretmenin bir aracı olarak gördüğü değerlendiriliyor.
Boşnak liderler ABD’yi hala ülkenin toprak bütünlüğünün nihai garantörü olarak algılarken, Hırvat elitler Amerikan desteğini AB ile ilişkilerde bir kaldıraç olarak görüyor.
Sırp liderler ise Batı karşıtı söylemlerine rağmen, Trump yönetiminin dikkatini çekmek ve yaptırım listelerinden bazı isimleri çıkarttırmak için ABD’li lobi şirketlerine ciddi kaynaklar aktarıyor.
Sonuç
Ortaya çıkan tablo, Bosna Hersek’in sınırlı egemenliğini bir kez daha gözler önüne seriyor.
Dış politika, tutarlı bir ulusal stratejiden ziyade, dış aktörlere bağlılık sinyali vermenin aracı haline geliyor.
Oysa birçok Bosnalı için Gazze soyut bir güvenlik başlığı değil; kendi çözümlenmemiş travmalarını yansıtan ahlaki bir ayna niteliği taşıyor.
Kamuoyu empati ve dayanışma üzerinden şekillenirken, siyasi elitlerin dar çıkar hesaplarıyla hareket etmesi Bosna siyasetinde tanıdık bir gerçeği yeniden doğruluyor: Karar alma süreçleri çoğu zaman halkın iradesini değil, elitlerin önceliklerini yansıtıyor.

