DOLAR 45.21 ₺
EURO 53.04 ₺
STERLIN 61.49 ₺
G.ALTIN 6,703.28 ₺
Ç.ALTIN 10,931.66 ₺
BTC 78,028.18 $
ETH 2,297.47 $
BİST 0.00
    SON DAKİKA

    Batılı feministler, füzelerle hedef alınan İranlı kadınlar konusunda neden sessiz?

    DünyaÇeviri Haberler
    Yayınlama: 3 Mayıs 2026 Pazar 20:24 Kaynak: Haber Merkezi

    Batı feminizmi, şiddeti “İslami baskı” çerçevesinde ele alabildiğinde güçlü bir tepki üretirken, aynı şiddet Batı destekli askeri güçlerden geldiğinde geri çekiliyor.

    Batılı feministler, füzelerle hedef alınan İranlı kadınlar konusunda neden sessiz?

    Feminist duyarlılığın çifte standart taşıdığına dair eleştiriler, özellikle savaş dönemlerinde daha görünür hale geliyor. Zira savaşların değişmeyen gerçeği, en ağır bedelin çoğu zaman kadınlar ve çocuklar tarafından ödendiği.

    Popüler Gazete'nin Sahar Maranlou imzalı analizden aktardığına göre Batılı feminist kuruluşlar, 2022-2023 yıllarında İran’daki protestoları desteklemek için seferber oldu, İranlı kadınların zorunlu başörtüsüne karşı direnişini feminist mücadelenin belirleyici örneklerinden biri olarak öne çıkardı.

    İranlı protestocu kadınlar uluslararası kamuoyunda geniş yer buldu, Batılı feminist çevreler bu kadınları koruyan ve görünür kılan güçlü bir dayanışma sergiledi.

    Bugün ise savaşın ortasında kadınlar ve kız çocukları hayatını kaybederken, Batılı feministlerin dikkat çekici bir sessizliğe büründüğü görülüyor.

    İran Sağlık Bakanlığı, 40 günlük süreçte 251 kadın ve 216 çocuğun öldüğünü bildirdi.

    Minab’daki bir kız okuluna düzenlenen füze saldırısında 165’ten fazla çocuk, büyük çoğunluğu küçük kız öğrenciler olmak üzere yaşamını yitirdi. Bu çocuklar herhangi bir çatışmanın ortasında değil, sınıflarında eğitim görürken hedef alındı. 

    Kadınlar ve çocuklar tesadüfi kurbanlar değil, savaşın doğrudan hedefleri arasında yer alıyor. Ancak bu ölçekte bir yıkım, 2022’deki protestolar sırasında görülen türden sürekli bir feminist tepkiyi beraberinde getirmedi.

    İranlı kadınlar başörtülerini çıkardığında bu görüntüler haftalarca küresel gündeme otururken, bugün ABD ve İsrail füzeleriyle hayatını kaybeden yüzlerce kadın ve çocuğun hikayesi benzer bir ilgi kazanmadı.

    2022’de İranlı kadınlar, dini baskıya karşı direnişin sembolü olarak öne çıkarılmıştı.

    2026’da ise aynı kadınlar savaşın hedefi haline gelmiş durumda, ancak artık küresel feminist bir kaygının merkezinde yer almıyor.

    Bu durum, hangi şiddet biçimlerinin feminist mesele olarak tanındığını, hangilerinin ise görmezden gelindiğini ortaya koyuyor.

    Uzmanlara göre bu tablo, seçici dayanışmanın daha derin bir mantığına işaret ediyor.

    Batı feminizmi, şiddeti “İslami baskı” çerçevesinde ele alabildiğinde güçlü bir tepki üretirken, aynı şiddet Batı destekli askeri güçlerden geldiğinde geri çekiliyor. Böylece hangi acıların görünür olacağına dair siyasi bir sınır çiziliyor.

    İran'daki annelerin etrafındaki göreceli sessizlik, Gazze'yi, Afganistan'ı, Suriye'yi çevreleyen sessizlik gibi, daha derin ve rahatsız edici bir mantığı ortaya koyuyor.

    Yani bazı kadınların acılarının yüksek sesle kabul edilip büyütüldüğü, diğerlerinin acılarının ise sessizce silindiği sömürgeci bir anlayış.

    Bu durum yalnızca bir tutarsızlık meselesi değil. Aynı zamanda kimin acısının görünür kılınacağını, kimin ölümünün yasının tutulacağını ve hangi yıkımın küresel kamuoyu tarafından “önemli” kabul edileceğini belirleyen politik bir sınır hattı.

    Eğer feminizm, kız çocukları ve kadınların öldürülmesine karşı, kıyafet kurallarına karşı verdiği kadar net ve tutarlı bir tepki üretemiyorsa, kadın hakları iddiası ciddi biçimde zayıflıyor.

    Geriye kalan şey, eşitlikçi değil, seçici biçimde çalışan bir feminizm.

    Sonuç

    Ortaya çıkan tablo, feminist dayanışmanın evrenselliği iddiasını ciddi biçimde sorgulatıyor.

    İranlı protestocu kadınların mücadelesine güçlü destek veren Batılı feminist çevrelerin, bugün savaşta hayatını kaybeden İranlı kadın ve çocuklar karşısındaki sessizliği dikkat çekiyor.

    Eğer feminizm, kıyafet özgürlüğüne karşı olduğu kadar yaşam hakkı ihlallerine karşı da aynı netlikte ses çıkaramıyorsa, bu durum hareketin kapsayıcılığına gölge düşürüyor.

    Çünkü değişmeyen gerçek açık: savaşların en büyük mağdurları yine kadınlar ve çocuklar oluyor.

    Bu nedenle yaşananlar yalnızca bir çelişki değil, kimin acısının tanınacağını, kimin yasının tutulacağını belirleyen siyasi bir sınır olarak değerlendiriliyor.

    Bu tablo, feminizmin evrensellik iddiası ile pratikteki seçici sessizliği arasındaki derin çelişkiyi ve giderek daha görünür hale gelen ikiyüzlülüğünü açık biçimde ortaya koyuyor.

    İlk Yorumu Sen Yaz
    code