Son günlerde sızdırılan ses kayıtları ve belgeler, Suriye’nin Alevi (Nusayri) nüfusun yoğun olduğu kıyı bölgesinde bir isyan başlatılmasına yönelik hazırlıkların ana hatlarını gözler önüne serdi.

Söz konusu planın arkasında, sürgünde bulunan ve devrik lider Beşşar Esed döneminde üst düzey görevler üstlenmiş bazı eski rejim yetkililerinin olduğu belirtiliyor.

Popüler Gazete’nin, Mervan Kabalan imzalı analizden aktardığına göre sızıntılar; Alevi topluluğu içinden savaşçıların nasıl devşirildiğini, silahların hangi yollarla taşınıp depolandığını ve bu kişilere nasıl ödeme yapıldığını ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.

Ülkede Mart ayında kıyı bölgesinde yaşanan ayaklanmanın ardından, Temmuz ayında bu kez ülkenin güneyinde, Dürzi nüfusun kalesi olarak görülen Suveyda’da benzer bir şiddet dalgası yaşandı.

Öte yandan, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam yönetimi arasında, ulusal orduya entegre edilmelerini öngören 10 Mart anlaşmasına rağmen zaman zaman silahlı çatışmalar yaşanmayı sürdürdü.

Son olarak Şara, Kürtlerin haklarını garanti eden bir kararname çıkardı.

Ayrıca SDG ile 14 maddelik yeni bir anlaşmaya imza atıldı.

Alevilerin meydan okuması

Sızdırılan kayıtlar, Esed rejiminin kalıntılarının yenilgiyi kabullenmediğini ve bir şekilde geri dönmenin yollarını aradığını gösterse de, bu çabaların başarı şansı oldukça sınırlı görünüyor.

Esed ailesi tarafından terk edildiklerini ve ihanete uğradıklarını düşünen Alevilerin büyük bölümü, yeni bir otorite altında yaşamayı kabullenmiş ve mevcut gerçekliğe uyum sağlamaya çalışıyor.

Kıyı şeridinde bir Alevi yerleşimi kurarak iktidara geri dönme hayali kuran az sayıdaki sertlik yanlısı figür ise, siyasi olarak geniş Alevi topluluğundan kopuk durumda.

Dürzi direnişi

Güneybatıdaki Suveyda’da ise tablo daha da karmaşık.

Yerel Dürzi topluluğu, hükümet güçlerinin bölgeye girmesine kesin bir dille karşı çıkıyor.

İsrail ile bağlantılarıyla bilinen önde gelen Dürzi dini lider Hikmet el-Hicri, yeni yönetime başından beri mesafeli yaklaşırken, Mart ayında kıyı bölgesinde yaşanan katliamların ardından tutumunu daha da sertleştirdi.

Yaz aylarında Dürzi topluluğunun fiili tek siyasi otoritesi konumuna yükselen el-Hicri, Sünni aşiret savaşçılarının desteklediği hükümet güçlerinin Temmuz ayında bölgeyi kontrol altına alma girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Suveyda’nın fiilen özerk hale gelmesinde kilit rol oynadı.

Hicri’nin İsrail’e açık çağrısının ardından gerçekleşen müdahale, Şam’ı geri adım atmaya zorladı.

Sonrasında ise, eski rejim subaylarının öncülüğünde ve İsrail tarafından finanse edilip silahlandırıldığı öne sürülen “Ulusal Muhafız Birliği”nin kurulmasına destek verdi ve açıkça bağımsızlık çağrıları yaptı.

SDG sorunu

Kuzeydoğuda da Şam’ı zorlu bir denklem bekliyor.

Son birkaç gündür Halep’in Kürt nüfusun yoğun olduğu Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerinde tansiyon yeniden yükseldi.

Hükümet güçleri ile SDG'ye bağlı unsurlar arasında patlak veren çatışmalar, entegrasyon mutabakatına rağmen sahadaki kırılganlığın sürdüğünü ortaya koydu.

Şam yönetiminin, SDG güçlerinin mahallelerden çekilmesi ve kontrolün tamamen merkezi otoriteye devredilmesi yönündeki talebi reddedildi.

Günler süren gerilim ve aralıklı silahlı çatışmaların ardından, SDG’ye bağlı unsurlar, otobüslerle Suriye’nin kuzeydoğusundaki alanlara gönderildi.

Gelişme, Halep’te geçici bir sakinlik sağlasa da, SDG ile Şam arasındaki temel anlaşmazlıkların hala çözümsüz olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. 

ABD desteğine sahip olan ve İsrail ile iyi ilişkiler yürüten SDG, yaklaşık 60 bin savaşçıdan oluşan bir gücü kontrol ediyor.

Ülkenin yaklaşık üçte birinde, doğal kaynakların önemli bölümünü kapsayan özerk bir sivil yönetim yürüten yapı, fiilen Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) benzer bir statüye ulaşmayı hedefliyor.

Birliği koruma 

Suriye’nin kısa vadede yeniden topyekun bir iç savaşa sürükleneceğine dair karamsar senaryolar henüz gerçekleşmedi. Ancak mevcut tablo, ciddi kırılganlıklar barındırıyor.

ABD’nin net bir güvenlik garantisi sunmadığı, İsrail’in ise kıyı bölgesi ve Suveyda’da müdahale ile eşgüdümlü ayaklanmalar ihtimalini canlı tuttuğu bir ortamda, Şam yönetimi ülkeyi zorla birleştirecek güçlü bir kozdan yoksun görünüyor.

Azınlıkların hükümete meydan okuyacak gücü olmadığı gibi, Şam’ın da onları tamamen boyun eğdirecek kapasitesi bulunmuyor.

Bu karşılıklı güçsüzlük hali, uzun vadede fiili bir bölünmeye dönüşebilecek bir çıkmaz riskini beraberinde getiriyor.

İsrail’in Somaliland’ı ayrılıkçı bir yapı olarak tanıması, benzer taktiklerin Suriye’de de mezhepsel hatlar üzerinden uygulanabileceği ve devletin zayıflatılmasının hedeflenebileceği yönündeki endişeleri artırmış durumda.

Buna karşın, istikrarlı ve birleşik bir Suriye’de çıkarı olan başka aktörler de var.

IŞİD’in yeniden güç kazanmasından ve İran nüfuzunun geri dönmesinden kaygı duyan ABD, hem SDG’ye hem de Şam yönetimine 10 Mart anlaşmasını hayata geçirmeleri için baskı uyguluyor. 

Türkiye de SDG’nin entegrasyon şartlarını kabul etmesi yönünde baskısını artırırken, Suriye’den kopma girişimlerine karşı asker, güç kullanma tehdidini açıkça dile getiriyor.

Almanya ve İngiltere başta olmak üzere, Suriyeli mültecilerin geri dönüşünü kolaylaştırmayı hedefleyen birçok Avrupa ülkesi de istikrar çabalarına destek veriyor.

Aralık ayında ABD’nin düzenlediği saldırıların ardından İngiltere ve Fransa’nın IŞİD hedeflerine yönelik ortak operasyonu, Paris ve Londra’nın Suriye’de güvenlik ve istikrara verdiği önemi bir kez daha ortaya koydu.

Ancak Cumhurbaşkanı Ahmed Şara hükümeti için dış destek tek başına yeterli değil.

Suriye’nin tüm siyasi, etnik ve mezhepsel bileşenlerini içine alan yeni bir anayasa taslağı için ulusal diyalog konferansının toplanması, sorunlu bölgelerde meşruiyeti güçlendirebilir.

Ulusötesi bir adalet mekanizmasının hayata geçirilmesi ve gerçek bir ulusal uzlaşma süreci, son 14 yılın yaralarını sarmada kritik rol oynayacaktır.

Kıyı bölgesi, Suveyda ve kuzeydoğudaki azınlıklara yönelik uzlaşmacı adımlar da bu süreci destekleyebilir.

Ancak tüm bu politikaların kalıcı etki yaratabilmesi, özellikle derin yoksulluk ve yüksek işsizlik sorunlarını hedef alan doğru ekonomik politikalarla desteklenmesine bağlı.

Aksi halde siyasi adımların etkisi sınırlı kalacaktır.

Analistlere göre, bu bütüncül yaklaşım hayata geçirilebilirse, Şam yönetimi İsrail’in Suriye’ye yönelik olası bölücü planlarını boşa çıkarabilir ve ülkenin birliğini koruma şansını güçlendirebilir.