İsrail’in Lübnan’a yönelik askeri operasyonları son dönemde ciddi bir yıkım ve insani krize yol açtı.

Saldırılarda 2 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği, bir milyondan fazla insanın yerinden edildiği bildiriliyor.

Popüler Gazete'nin Daniel Tester imzalı analizden aktardığına göre hava saldırıları, Lübnan'ın güneyindeki evler, camiler, hastaneler ve Litani Nehri üzerindeki önemli geçiş noktaları da dahil olmak üzere sivil altyapıyı yok etti .

Beyrut’un güneyinde yer alan Dahiye bölgesinin yoğun şekilde hedef alınması ise “Dahiye Doktrini” olarak bilinen yaklaşımı yeniden tartışmaya açtı.

Doktrinin kökeni

Dahiye Doktrini, silahlı grupların bulunduğu iddia edilen bölgelerde sivil alanlar ve altyapının geniş çaplı ve orantısız güç kullanımıyla vurulmasını temel alan bir askeri anlayış olarak tanımlanıyor.

Doktrinin adı, 2006 Lübnan Savaşı’nda Beyrut’un güneyindeki Dahiye bölgesinde yaşanan yoğun yıkımdan geliyor.

Bu yaklaşımın amacı, yalnızca askeri hedefleri etkisiz hale getirmek değil, aynı zamanda sivil yaşamı baskı altına alarak, Hamas ve Hizbullah gibi direniş güçlerine yönelik toplumsal ve siyasi bir tepki oluşturmak.

Doktrin, İsrail'in düşmanlarına karşı orantısız güç kullanımını, sivil altyapının kasten yıkımını ve kolektif cezalandırmayı savunan askeri bir strateji.

Beyrut'un güneyinde yer alan Dahiye, nüfusunun büyük çoğunluğu Şii olan, ancak diğer Lübnanlıların da yaşadığı yoğun nüfuslu bir bölge. Mahallede çok sayıda Hizbullah destekçisi ve partinin üyeleri de bulunuyor.

Doktrin nasıl şekillendi?

Dahieh Doktrini’ne dair resmi bir kamu belgesi bulunmuyor.

Kavram, ilk kez İsrail’in 2006’da Lübnan’a karşı yürüttüğü savaşın ardından askeri yetkililer ve güvenlik analistlerinin açıklamaları üzerinden şekillendi.

Savaş sırasında İsrail ordusu, Hizbullah’ın İsrail askerlerini kaçırmasını gerekçe göstererek, Lübnan’a geniş çaplı saldırılar düzenlediğini ve bu kapsamda yalnızca askeri hedeflerle sınırlı kalmayan bir operasyon yürütüldüğünü açıkladı.

Hizbullah'a karşı operasyonu yöneten, dönemin üst düzey askeri isimlerinden Orgeneral Udi Adam, Temmuz 2006’da yaptığı açıklamada “Nereye saldırmalı? Lübnan’ın içine girildiğinde her şey meşru olur. Sadece Hizbullah'ın bulunduğu Lübnan'ın güneyi değil" ifadelerini kullandı.

33 gün süren savaşta 1.200’den fazla kişi hayatını kaybetti, 4.400’den fazla kişi yaralandı.

En ağır yıkımın yaşandığı yerlerden biri Beyrut’un güneyindeki Dahiye bölgesi oldu ve burada 15.000’den fazla ev yıkıldı.

Savaş sırasında operasyonların planlanmasında yer alan isimlerden biri olan Gadi Eisenkot ise şunları söyledi:

"Beyrut'un Dahiye mahallesinde yaşananlar, İsrail'e ateş açılan her köyde yaşanacak. İsrail'e ateş açılan her köye karşı orantısız bir güç kullanacağız ve büyük hasar ve yıkıma neden olacağız. Bizim bakış açımızdan bunlar askeri üslerdir. Bu bir öneri değil, zaten onaylanmış bir plandır."

Filistin'de uygulanışı 

İsrail’in benzer güç kullanımı, yalnızca Lübnan ile sınırlı kalmadı.

İsrail, 1967'den beri işgal altında tuttuğu Filistin topraklarında uluslararası hukuka aykırı olarak sivillere karşı sıklıkla orantısız güç kullandı.

Birleşmiş Milletler Uydu Merkezi'ne göre,  Gazze'de İsrail, sivillere verdiği yüksek zararın yanı sıra, evler, okullar, hastaneler, kanalizasyon arıtma tesisleri ve pazarlar da dahil olmak üzere tüm binaların yaklaşık yüzde 80'ini yıktı.

Doktrin yasal mı?

Uluslararası hukuk açısından sivillerin ve sivil altyapının hedef alınması açık biçimde yasaklanmış durumda.

Cenevre Sözleşmeleri’nin 48. ve 51. maddeleri, siviller ile savaşçılar arasında ayrım yapılmasını ve orantısız saldırılardan kaçınılmasını zorunlu kılıyor.

Roma Statüsü de sivillere yönelik geniş çaplı ve sistematik saldırıları savaş suçu kapsamına alıyor. Buna rağmen sahadaki uygulamalar, uluslararası hukuk ile askeri pratikler arasındaki gerilimi derinleştiriyor.

Goldstone Raporu’nda, İsrail'in çatışma sırasındaki stratejisinin "sivil halkı cezalandırmak, aşağılamak ve terörize etmek üzere tasarlandığı" belirtildi.

Uzun süredir sivillerin hedef alınmasına rağmen ciddi bir hesap verme mekanizmasının işlememesi, İsrail’in askeri operasyonlarında cezasızlık tartışmalarını güçlendiriyor.

Bu durum, uluslararası hukuk tartışmalarını her yeni saldırıyla birlikte daha da güçlendiriyor.