Orta Doğu’da son yıllarda yaşanan gelişmeler, Arap dünyasının İran ve ABD-İsrail eksenine yönelik tutumunda belirgin ve yapısal bir değişimi ortaya koydu.

Popüler Gazete’nin Muhammed Elmasry imzalı analizinden aktardığına göre, birkaç yıl öncesine kadar ABD’nin İran’a yönelik olası bir saldırısını olumlu karşılayabilecek birçok Arap devleti, bugün aynı senaryoya açık biçimde karşı çıkıyor.

Özellikle Körfez ülkeleri başta olmak üzere pek çok Arap devleti, daha önce ABD’nin İran’a yönelik rejim değişikliğini içeren saldırısını destekleyebilirdi.

On yıllar boyunca İran’a derin bir şüpheyle yaklaşan bu ülkeler, Tahran’ı genellikle bölgenin birincil tehdidi olarak gördü.

Ancak gelinen noktada, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik böyle bir saldırıyı değerlendirdiği yönündeki haberler karşısında, ABD'ye operasyondan vazgeçmesi yönünde baskı yaptı.

Arap liderler, 27 aydır İsrail’in, Irak’taki Fırat Nehri’nden Mısır’daki Nil Nehri’ne kadar uzanan geniş bir coğrafyayı kapsayan ve Tevrat'tan esinlenmiş yayılmacı bir vizyon olarak tanımlanan “Büyük İsrail” projesi doğrultusunda bölgede yol açtığı yıkımı yakından izliyor.

Bu çerçevede İsrail, Arap topraklarındaki yasa dışı işgalini önemli ölçüde genişletti.

İsrail yalnızca Gazze’de soykırım yapmakla ve bölgeyi ele geçirmeye yönelik planlarını açıkça dile getirmekle kalmadı; aynı zamanda Batı Şeria, Suriye ve Lübnan’daki hakimiyetini de derinleştirdi.

Arap liderler açısından belki de en endişe verici gelişme, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun aylar boyunca açıkça ilan ettiği yayılmacı hedeflerin ardından, İsrail’in Eylül 2025’te ABD'nin müttefiki Katar’a yönelik gerçekleştirdiği eşi benzeri görülmemiş saldırı oldu.

Bu olaydan yalnızca birkaç ay önce, Haziran ayında İsrail, İran’ın nükleer programını yok etmeyi ve İsrail’in bölgenin tek nükleer gücü olarak kalmasını sağlamayı amaçlayan bir saldırı kapsamında ABD’yi İran’ı bombalamaya ikna etmişti.

Bu tablo, İsrail’in mutlak bölgesel hegemonyaya yönelik hedefinin hiç olmadığı kadar açık hale geldiğini gösteriyor.

ABD’nin İran’a yönelik bir saldırısı, hem İsrail’in saldırganlığının bir uzantısı hem de bölgesel gücünün genişlemesi anlamına gelecektir.

İşte bu durum, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik olası bir saldırısına karşı Arap muhalefetinin temelindeki yapısal değişimi oluşturuyor.

İsrail yayılmacılığı

Her ne kadar İsrail, ABD’nin İran’a yönelik olası bir saldırısından kendisini uzak tutmaya çalışsa da, mevcut kanıtlar İsrail’in son ABD müdahalesini tetiklemeye yardımcı olan rejim karşıtı protestoları aktif biçimde körüklediğine işaret ediyor.

Bu tür haberler, Arap liderler tarafından büyük olasılıkla, İsrail’in on yıllardır ABD’yi İran’da bir rejim değişikliği operasyonuna ikna etme çabaları ve Washington’un bölgedeki gizli rejim değişikliği ve kaos operasyonları geçmişi bağlamında değerlendiriliyor.

Ancak Arap devletlerinin İran ile ABD-İsrail ekseni arasındaki çatışmaya veya İran rejiminin olası çöküşüne bakışını şekillendiren tek unsur İsrail’in bölgesel hegemonya arayışı değil.

Son dönemde yaşanan bölgesel değişimler de bu tutumda önemli rol oynuyor.

2023’ten bu yana İran, yaptırımların ekonomiyi felç etmesi ve ABD ile İsrail’in doğrudan saldırılarının ülkenin askeri kapasitesi ile nükleer programını tehdit etmesi nedeniyle ciddi biçimde zayıfladı.

İran’ın vekil güçler ağı da önemli ölçüde geriledi.

Suriye’de Beşşar Esed yönetimi Aralık 2024’te düştü. Lübnan’daki Hizbullah ise aralıksız İsrail bombardımanı karşısında ağır kayıplar verdi.

Arap hükümetlerinin bakış açısına göre, İran’ın bu şekilde gerilemesi, yeni saldırıları gereksiz ve hatta ters etki yaratabilecek bir noktaya taşıdı.

Zayıf bir İran yönetilebilir, hatta bazı başkentler açısından arzu edilebilir görülse de, tamamen çökmüş bir İran devletinin bedellerinin olası faydalarından çok daha ağır olacağı düşünülüyor.

Değişen tehdit haritası

Körfez ülkeleri, bölgesel güvenliği koruyabilmek ve ekonomik çıkarlarını sürdürebilmek için istikrara ihtiyaç duyuyor.

Özellikle İran’a yönelik bir saldırının ve olası bir İran misillemesinin petrol ve doğal gaz fiyatları üzerindeki etkileri ciddi endişe kaynağı olarak görülüyor.

İran’ın verebileceği bir karşılık, hem petrol hem de doğal gaz taşımacılığı açısından hayati öneme sahip Hürmüz Boğazı’nı tehdit edebilir.

Mısır ise İran’da bir rejim çöküşünün Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı’nda yeni istikrarsızlıklara yol açmasından kaygı duyuyor; zira bu iki geçiş noktası Mısır ekonomisi için kritik öneme sahip.

Ayrıca son yıllarda, kısmen İsrail’in saldırganlığı ve yayılmacılığı nedeniyle Arap devletlerinin İran’a diplomatik olarak daha da yakınlaştığı görülüyor.

Suudi Arabistan ile İran, 2023’te diplomatik ilişkilerini yeniden kurdu ve İsrail’in Eylül 2025’te Katar’a yönelik saldırısının ardından bu yakınlaşma daha da arttı.

İran’ın Mısır ile ilişkileri de aynı dönemde belirgin biçimde gelişti.

Son gelişmeler, özellikle İsrail’in kontrolsüz saldırganlığı ve toprak genişletme politikası, Arap devletlerinin bölgesel tehditleri değerlendirme biçiminde köklü bir değişime yol açtı.

En azından şimdilik, Suudi Arabistan’ın İran’ı en büyük düşman olarak gördüğü, Katar’ın Suudi Arabistan’ı başlıca tehdit olarak algıladığı ya da Mısır’ın Katar’ı bölgesel istikrarsızlığın ana kaynağı saydığı dönemler geride kaldı.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) hariç tutulduğunda, Arap rejimleri giderek İsrail’i bölgenin en istikrarsızlaştırıcı gücü olarak değerlendiriyor.

İsrail’in yayılmacı politikaları, uluslararası normları hiçe sayarak sınır ötesi saldırılar düzenleme isteği ve bölgesel hegemonyayı açıkça hedeflemesi, Arap liderlerin risk algısını temelden değiştirmiş durumda.

Bu liderler, “Büyük İsrail” projesinin adım adım hayata geçiriliyor olabileceğinden ya da bir sonraki hedefin kendileri olmasından endişe ediyor.

Sonuç

Trump’ın sergilediği gerilimi düşürmeye yönelik söylem, bazı analistlere göre Washington’un başından beri izlediği stratejiyi daha net ortaya koymuş olabilir.

Buna göre ABD, İran ekonomisini sıkıştırmayı, sahadaki muhalif protestoları desteklemeyi ve doğrudan askeri müdahalenin maliyetine katlanmadan rejimin çöküşünü sağlamayı hedefliyor.

Gerilimin düşürülmesi yönündeki bu eğilim devam ederse, Arap liderler en azından İsrail’in bölgeyi zayıflatma, istikrarsızlaştırma ve parçalamaya yönelik bir sonraki hamlesine kadar bu durumdan memnuniyet duyabilir.

İsrail’in saldırganlığı ve ABD’nin izlediği politikalar, uzun süredir bölünmüş olan Orta Doğu’yu ortak çıkarlar etrafında olmasa bile, en azından ortak bir tehdit algısı temelinde bir araya getirme potansiyeli taşıyor.