ABD'nin İran savaşını kaybetmesinin 7 nedeni nedir?
ABD-İsrail'in İran'a savaşının ardından diplomasi trafiği yoğunlaşsa da, sahadaki gerilim düşmek yerine farklı aktörlerin daha doğrudan dahil olduğu yeni bir aşamaya evrildi.
Tahran ile Washington arasında süren müzakerelerde taraflar arasındaki görüş ayrılıkları derinleşirken, ABD yönetimi sınırlı bir askeri hamleyle İran’ı geri adım atmaya zorlayabileceği yönünde yanlış bir değerlendirme yaptı. Ancak bu hesap, sahadaki gerçeklikle çelişti.
Popüler Gazete'nin Allameh Azizi imzalı analizden aktardığına göre planlanan kısa süreli ve kontrollü müdahale, hızla uzayan ve maliyeti artan bir yıpratma savaşına dönüştü.
Bu dönüşümde bir dizi kritik yanlış hesaplama etkili oldu. ABD yönetimi, İran’ın İsrail ile yaşadığı önceki 12 günlük çatışmadaki davranışlarını genelleyerek benzer bir tepki bekledi.
Oysa bu kez doğrudan ABD’nin dahil olduğu denklemde Tahran, özellikle Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir baskı unsuru olarak öne çıkardı.
İlk değerlendirmeler ile gerçeklik arasındaki derin kopukluğa neden olan 7 sebep şöyle özetlenebilir:
1- 12 Gün Savaşı'nın yanlış değerlendirilmesi
Washington, İran'ın İsrail ile Haziran'da kısa süren savaşındaki davranış biçiminin tekrarlanacağını varsaydı, ancak bu sefer ABD'nin doğrudan müdahale düzeyi çok daha yüksekti.
İran, özellikle Hürmüz Boğazı kartını oynayarak, yanıtını buna göre ayarladı.
Genelkurmay Başkanı General Keane, boğazın kapatılmasının riskleri konusunda uyarıda bulundu, ancak Trump generalin değerlendirmesini reddetti ve İran'ın bu noktaya gelmeden önce teslim olacağını varsaydı.
Sonuç olarak sahada, Hürmüz Boğazı hem ekonomik hem de askeri hesaplamaları alt üst eden belirleyici bir faktör haline geldi.
2- İran'ın stratejik değişimini göz ardı etmek
İran’ın hedef önceliklerinin değiştiği gerçeği de göz ardı edildi.
Washington, saldırıların İsrail merkezli olacağını varsayarken, İran bölgedeki ABD üslerini doğrudan hedef alarak çatışmanın kapsamını genişletti.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve Ürdün doğrudan hedef alındı.
3- İran'ın askeri ve savunma kapasitesinin yanlış değerlendirilmesi
Bununla birlikte İran’ın askeri kapasitesindeki ilerlemeler de yeterince hesaba katılmadı.
ABD, İran'ın hava savunmasının savaş uçaklarını düşürebileceğine veya İran füzelerinin Körfez Arap devletlerinin üslerindeki gelişmiş radarları devre dışı bırakabileceğine inanmıyordu.
Füze teknolojisi ve hava savunma sistemlerindeki gelişmeler, ABD’nin operasyonel üstünlüğünü ciddi biçimde zorladı.
4- İran'ın iç durumu hakkında yanlış tahminler
Washington'ın temel varsayımlarından biri İran'da istikrarsızlığın veya iç çöküşün patlak vermesiydi.
İç dinamikler konusunda yapılan değerlendirmeler de sahadaki tabloyla örtüşmedi. Beklenen toplumsal çözülme yaşanmazken, savaş ortamı İran’da dayanışmayı artırdı ve direniş refleksini güçlendirdi.
Washington, "ulusal hayatta kalma mücadelesini" "siyasi protestolar" ile karıştırdı.
5- "Direnç ekseninin" bütünlüğünü hafife almak
Bölgesel müttefik yapıların etkisinin küçümsenmesi de çatışmayı daha karmaşık hale getirdi; “direniş ekseni” olarak tanımlanan unsurların koordinasyonu, savaşın bedelini yükseltti.
6- Artan iç ve dış baskı
Süreç ilerledikçe ABD içinde ve uluslararası alanda artan baskılar dikkat çekti. İç kamuoyunda yükselen eleştiriler ve Minab okula yönelik saldırı başta olmak üzere sivil kayıplara yönelik tepkiler operasyonun meşruiyetini tartışmalı hale getirdi.
Bu arada, savaşın bölgeye yayılması petrol fiyatlarının 120 doları aşmasına neden oldu ve 200 dolarlık petrol fiyatları hakkında ciddi endişeler ve analizler ortaya çıktı; bu durum ABD'liler üzerinde ağır ekonomik baskı oluşturdu.
7 – ABD askeri karar alma yapılarında kırılma belirtileri
Aynı dönemde ABD’nin askeri karar alma mekanizmalarında yaşanan görüş ayrılıkları ve üst düzey görev değişiklikleri de operasyonel süreci olumsuz etkiledi.
Tüm bu faktörlerin birleşimi, başlangıçta öngörülen hızlı ve sınırlı müdahale planının başarısızlığa uğramasına yol açtı.
Uzayan savaş, ABD’yi beklenenden daha yüksek askeri, ekonomik ve siyasi maliyetlerle karşı karşıya bıraktı ve sonunda müzakere sürecinde daha sınırlı bir manevra alanına itti.
Ortaya çıkan tablo, sahadaki gerçeklik ile stratejik öngörüler arasındaki uyumsuzluğun modern çatışmalarda nasıl belirleyici olabildiğini gösterirken, bu sürecin önümüzdeki dönemde uluslararası ilişkiler literatüründe önemli bir örnek olarak tartışılacağı değerlendiriliyor.