DOLAR 43.55 ₺
EURO 51.50 ₺
STERLIN 59.14 ₺
G.ALTIN 6,814.92 ₺
Ç.ALTIN 11,937.61 ₺
BTC 72,123.36 $
ETH 2,151.97 $
BİST 0.00
    SON DAKİKA

    ABD İran'a saldırırsa ne olur?

    SiyasetDünyaÇeviri Haberler
    Yayınlama: 5 Şubat 2026 Perşembe 19:31 Güncelleme: 5 Şubat 2026 Perşembe 19:44 Kaynak: Haber Merkezi

    Ali Ghareh Daghi imzalı analize göre gerilim yönetilemez hale gelirse bunun bedelini yalnızca ABD ve İran değil, tüm bölge ve dünya ekonomisi ağır biçimde ödeyebilir.

    ABD İran'a saldırırsa ne olur?

    ABD ile İran arasındaki gerilimler, son dönemde kritik bir eşiğe dayanmış durumda.

    İki ülke arasındaki karşılıklı restleşmeler, bölgeyi doğrudan içine çekebilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın kıyısına gelindiğine işaret ediyor.

    Popüler Gazete'nin Ali Ghareh Daghi imzalı analizden aktardığına göre Washington’ın Ortadoğu’ya yaptığı eşi görülmemiş askeri yığınak, ABD’nin diplomasiden ziyade "zorlayıcı güçe" yaslanan bir stratejiye yaslandığını gösteriyor.

    Bu durum, İran’la yaşanabilecek bir sıcak çatışma riskini belirgin biçimde artırıyor.

    Analize göre, böyle bir savaş yalnızca iki ülkeyi değil, tüm bölgeyi ve hatta küresel dengeleri sarsabilecek ağır siyasi, ekonomik ve güvenlik maliyetleri doğurabilir.

    Gerilimin yeni bir aşamaya taşınmasında, İran’daki protestoların bastırılmasının ardından, Trump’ın Hamaney’i hedef alan sert söylemleri kritik bir dönüm noktası oluşturdu.

    Trump’ın Hamaney’in “görevden alınması zamanı geldi” açıklaması ve bunun ardından USS Abraham Lincoln uçak gemisinin, ek savaş uçaklarının, THAAD ve Patriot hava savunma sistemlerinin Orta Doğu’ya konuşlandırılması, askeri tırmanışı somutlaştırdı.

    Buna paralel olarak Trump, İran’ın müzakereye yanaşmaması halinde “bir sonraki saldırının geçen Haziran’daki ABD saldırısından çok daha ağır olacağı” tehdidinde bulundu.

    Böylece Washington, diplomatik kapıyı açık bırakır görünürken aynı anda askeri baskıyı maksimuma çıkaran bir strateji benimsedi.

    ABD’nin İran’dan beklentileri son derece kapsamlı.

    Washington açısından “olumlu bir anlaşma”, İran’ın nükleer zenginleştirme programından tamamen vazgeçmesini, balistik füze kapasitesini ortadan kaldırmasını ve bölgesel etkisini ciddi biçimde sınırlamasını gerektiriyor.

    Ancak bu talepler, Tahran’da rejim değişikliği dayatması olarak algılanıyor.

    İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi Alaeddin Boroujerdi’nin “sivil nükleer kapasite ile füze ve İHA yetenekleri İran’ın kırmızı çizgisidir” açıklaması, Tahran’ın bu konularda geri adım atmayacağını net biçimde ortaya koyuyor.

    Bu durum, taraflar arasında gerçek bir anlaşmayı oldukça zorlaştırıyor.

    Tahran, ABD’nin “azami taleplerini” ulusal egemenliğe ve rejimin varlığına yönelik bir tehdit olarak görüyor.

    Trump yönetimi ve İsrail’deki aşırı sağcı çevrelerin söylemleri de bu algıyı güçlendiriyor.

    Bu nedenle İran, ABD’nin yeni bir askeri saldırısını “varoluşsal tehdit” olarak değerlendirecek ve bu da uzlaşma ihtimalini daha da zayıflatacaktır.

    Olası bir ABD saldırısının etkisi, operasyonun niteliğine bağlı olacaktır.

    Trump’ın tercihinin, geniş çaplı bir işgalden ziyade, İran liderliğini hedef alan  operasyonlar olduğu değerlendiriliyor.

    Bu kapsamda Devrim Muhafızları, Besic güçleri ve güvenlik birimlerine yönelik yoğun hava saldırıları ihtimali öne çıkıyor.

    Ancak böyle bir hamlenin sonuçları son derece riskli. Bir yandan İran’da rejimi zayıflatma ihtimali varken, diğer yandan ters etki yaratarak Devrim Muhafızları’nın ülke içindeki gücünü pekiştirmesi ve askeri ağırlıklı bir yönetim modelinin doğması da mümkün.

    Geçmiş deneyimler, dış saldırıların İran toplumunda “ulusal kenetlenme” yaratabileceğini gösteriyor.

    İran halkının Suriye ve Libya benzeri bir devlet çöküşünden duyduğu korku, güvenilir bir ılımlı muhalefetin yokluğu ve devlet kurumlarının görece güçlü yapısı, rejimin beklenenden daha dayanıklı olabileceğine işaret ediyor.

    Ayrıca “devrimci” olarak tanımlanan işçi sınıfı kesimlerinin önemli bölümü mevcut rejimle organik bağlara sahip.

    Öte yandan, ABD ve İsrail’in İran’ı zayıflatmak için iç çatışmaları kışkırtma ihtimali de tartışılıyor.

    Eğer saldırı, üst düzey liderliği hedef alarak başarılı olursa, bu bir halefiyet krizine yol açabilir, karar alma boşlukları yaratabilir ve rejim içindeki rekabeti derinleştirebilir.

    Bu koşullar altında, devlet kurumları ile askeri-güvenlik birimleri arasındaki gerilimler artacaktır.

    Devrim Muhafızları'nın elinde yoğunlaşan sert güç göz önüne alındığında, askeri ağırlıklı bir devletin kurulma olasılığı artacaktır.

    ABD'li bazı Cumhuriyetçi isimlerin, İranlı protestocuların silahlandırılması çağrıları bu çerçevede dikkat çekiyor. Bu tür bir strateji, ülkede çok daha derin bir iç savaşa yol açabilir.

    ABD’nin başvurabileceği muhalif ve silahlı gruplar arasında MEK (Mücahidin-i Halk), PJAK, El-Ahvaziye, Ceyş-i Adl ve pan-Türk gruplar gibi yapılar sayılıyor. Bu grupların harekete geçirilmesi, İran’ın bütünlüğünü tehdit edecek çok cepheli bir istikrarsızlık yaratabilir.

    Buna karşılık İran, “çılgın adam stratejisi” olarak nitelendirilebilecek bir yaklaşım benimsemiş durumda: Bir yandan müzakereye açık mesajlar verirken, diğer yandan sert misilleme tehditleri savuruyor.

    Hamaney’in “İran’a yönelik herhangi bir saldırı bölgesel savaşı tetikler” uyarısı da bu çizginin net bir göstergesi.

    Tahran, olası bir ABD saldırısına yalnızca doğrudan değil, bölgedeki müttefikleri aracılığıyla da karşılık vereceğini açıkça belirtiyor.

    Bu senaryo İsrail’i, Körfez ülkelerini ve hatta Doğu Akdeniz’i kapsayan geniş çaplı bir çatışma riski doğuruyor.

    Böylesi bir savaş; siyasi istikrarsızlık, sermaye kaçışı, enerji fiyatlarında sıçrama ve Avrupa’ya yönelik yeni bir göç dalgası gibi sonuçlar yaratabilir.

    Özellikle Hürmüz Boğazı’nın hedef alınması durumunda küresel petrol ve doğal gaz piyasalarında şok etkisi yaşanacağı vurgulanıyor.

    Bu da enflasyonu artırarak kırılgan ekonomileri daha da zor duruma sokabilir.

    Sonuç

    Analiz, mevcut tabloda ABD’nin askeri tırmanışının yalnızca İran için değil, tüm Orta Doğu için ciddi bir risk oluşturduğu sonucuna varıyor.

    Bölge tarihi, bir kez kıvılcım çaktığında çatışmaların hızla yayıldığını ve kontrol edilemez hale geldiğini defalarca gösterdi.

    Washington’ın baskı ve tehdit odaklı yaklaşımı, İran’ı geri adım atmaya zorlamaktan ziyade daha sert ve güvenlikçi bir çizgiye itebilir.

    Tahran’ın rejimi koruma önceliği, diplomatik çözüm ihtimalini zayıflatırken, bölgesel vekil çatışmalarının şiddetlenmesi olasılığını güçlendiriyor.

    Sonuç olarak, tarafların karşılıklı caydırıcılık söylemleri kısa vadede savaşı geciktirebilir; ancak gerilim yönetilemez hale gelirse bunun bedelini yalnızca ABD ve İran değil, tüm bölge ve dünya ekonomisi ağır biçimde ödeyebilir.

    Orta Doğu’nun kırılgan dengeleri göz önüne alındığında, askeri tırmanışın alternatifinin güçlü ve gerçekçi bir diplomasi olduğu bir kez daha açıkça ortaya çıkmaktadır.

    İlk Yorumu Sen Yaz
    code